Sal23102018

Son güncellemeÇrş, 12 Ara 2012 2pm

Kürt Sorunu

Kürt Sorunu

Yeşiller Partisi’nin Kürt Sorunu Hakkındaki Görüşü
7 Ağustos 2009

KÜRT SORUNUNDA ŞİDDETSİZ VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM İSTİYORUZ!


İster 'Kürt açılımı' olsun, ister 'yol haritası', acıyı dindirecek, kardeş kavgasını durduracak adımlar bir an önce atılmalıdır.
Yeşiller Partisi


Son günlerde Kürt sorununda çözüm isteği arayışının somutlaşmaya başladığı, tarafların çözüm önerilerini ortaya koymak için ciddi bir çaba içerisine girdiği görülüyor. Bu gelişmeler toplumda barışçı çözüm için umut ve heyecan yaratmış, atılacak adımlara kamuoyu desteğini yükseltmiştir. Bu fırsat kaçırılmamalıdır.
Tarafların ciddiyetten ve empatiden uzak önerilerde bulunmaktan kaçınması, şiddet sarmalını durdurmak için gerçek bir irade göstermeye kararlı olduğunu ispat etmesi gerekiyor. Sorunun çözüm yolu bugüne dek yapıldığı gibi bir takım sembollerden, kelimelerden, bunları kabul etmekten ya da etmemekten, kullanmaktan ya da kullanmamaktan geçmiyor. Sorunun çözüm yolu, gerçekçi, işe yarar ve adil çözüm önerilerinin hızla somutlaştırılmasından geçiyor.
Örneğin devlet geçtiğimiz aylarda Kürtçe TV yayınına başlayarak bir tabuyu yıkmış, olumlu adımlar atmanın o kadar da zor olmadığını herkese kanıtlamıştı. Öte yandan aynı devlet taş attıkları gerekçesiyle küçücük Kürt çocuklarını hapse tıkmakta, insan haklarını ve temel hukuk kurallarını ayaklar altına almakta hiçbir beis görmüyor.
Oysa barış, somut adımlara olduğu kadar tutarlılığa ve kararlılığa da ihtiyaç duyar. Başka türlü güven yaratmak ve umut vermek mümkün değildir.
Kürt sorununun temellerini, nedenlerini, çözümün önündeki engelleri iyi anlayan, bütün Türkiye halkının içine sinecek adil adımlar atılmadan, kangrenleşmiş bu sorun yine çözülemeden devam edecek, çözümsüzlükten çıkar sağlayanların eli güçlenecektir.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümü konusunda etkili, yetkin ve söz sahibi olan herkes, her kesimin fikirleri ve her araç değerlendirilmelidir. Sorun çatışma alanından çıkarılmalı, acil olarak tartışma alanına çekilmelidir.

I- BİLANÇO
Türkiye’nin en az bir asırlık sorunu olan Kürt sorunu, 12 Eylül ve sonraki dönemde tarihte hiç olmadığı kadar geniş bir şiddet sarmalı içine itilmiştir. Sonuç inanılmaz boyutlarda insani, sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik ve psikolojik, ölçülebilen-ölçülemeyen tahribatlardır. 1984’ten bu güne kadar, yani Genelkurmay tarafından düşük yoğunluklu savaş olarak adlandırılan 25 yıllık şiddet döneminde, resmi rakamlara göre 40 bin dolayında insan hayatını kaybetmiş, 15 bin dolayında insan yaralanmış ve 300-400 milyar dolarlık maddi kayıp meydana gelmiştir. Yine TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’nun 2004 tarihli raporuna göre 1990’lı yıllardaki en sıcak dönemde 3211 köy ve mezra boşaltılmış, 3 milyona yakın insan kırdan kente zoraki göçe zorlanmış ya da koşulların ağırlığı altında yaşadıkları ve geçimlerini sağladıkları topraklarını terk etmek zorunda kalmışlardır. Bu sürede bölgede 17.500 dolayında faili meçhul cinayet meydana gelmiş, adeta Kürt halkı hedef tahtasına oturtulmuştur.
Yine bölgenin kendine has yapısı (feodal yapı, husumet ve kan davası, ekonomik çıkar vs.) gözetilmeden suç dosyaları kabarık 80 bin dolayında korucu kadrosu oluşturulmuş ve bölge insanı resmi-resmi olmayan bu para-militer güçler karsısında insani ve hukuki olarak adeta güvencesizliğe ve çaresizliğe terk edilmiştir.
Anti-demokratik ve baskıcı devlet mantığı ve karar alma süreçlerindeki yöneticilerinin basiretsizliği ve kışkırtıcılığı sonucunda dünyanın en kozmopolit yerlerinden biri olan uygarlıklar beşiği Anadolu, kadim halklarının tedirginlik içinde yaşadığı tehlikeli bir coğrafyaya dönüşmüştür. Kürt sorunun çözülememesinde esas sorumlu, çözümü hayal edemeyen ve cesaret sahibi olamayan siyasetçilerdir. Ancak siyasetçilerin yanı sıra askeri ve sivil bürokrasinin, medyanın, kimi sivil örgütlerin ve bazı akademisyenlerin bu yanlış politikaların sürdürülmesindeki tarihsel sorumluluğunun da sorgulanması gerekmektedir.

II- SORUN VE ÇÖZÜM
Yeşiller Partisi olarak Kürt sorununun çözümünde geliştirilmesi gereken yaklaşımın şu dört başlığı mutlaka kapsaması gerektiğini düşünüyoruz: Şiddetsizlik, derin devletin tasfiyesi, yerel demokrasi ve ekoloji.

1- Önce şiddetsizliği benimsemek ve milliyetçiliğin çizdiği sınırların dışına çıkmak zorundayız.

Kültürü ve diliyle bir topluluğu yok saymak en temel şiddettir
Yeşil hareketin en önemli ilkeleri şiddete ve milliyetçiliğe karşı olmayı, çoğulculuğu ve barış kültürünü içselleştirmeyi gerektiriyor. Biz Kürt sorununa çözüm arayışlarının etik, felsefi ya da ahlaki zemininin öncelikle şiddet karşıtlığı olması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak hiç kuşku yok ki şiddetin bin bir çeşidi vardır. Kürt sorunu bağlamında sorunu çözümsüzlüğe götüren en temel şiddet, kültürü ve diliyle bir topluluğu yok saymaktır. Bu örtük şiddet sona ermeden Kürt sorununun çözümü mümkün değildir.
Öte yandan silahların hiçbir sorunu çözmediği, tam tersine demokratik sistem içindeki çözüm arayışlarını etkisizleştirdiği ve sorunları kangrenleştirdiği Türkiye’de de, dünyada da defalarca kanıtlanmış bir gerçektir. Şiddeti yücelten militarist devlet anlayışı da, şiddeti zorunlu bir seçenek olarak gören silahlı mücadele anlayışı da bütünüyle terk edilmelidir.
Anayasada etnik kimlik üzerinden ulus tanımı yapılmamalıdır
Her türlü milliyetçilik, bir ötekileştirme aracı olarak şiddet ve dışlayıcılık içerir. Uluslaştırma sürecinin kendisi, çokluğu tekliğe dönüştürme sürecidir ve bu biçimiyle de şiddet içerir.
Tarihsel olarak sadece Kürt sorunundan değil, bütün Ortadoğu’yu, hatta Kafkasya’yı da içine alan daha geniş bir bölgenin etnik çeşitliliğinden kaynaklanan bir durumdan söz edebiliriz. Bu geniş bölgede Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Farsların, Ermenilerin, Ezidilerin, Keldanilerin, Asurîlerin ve daha onlarca farklı topluluğun binlerce yıl bir arada yaşayabildiğini unutmamak gerekir. Çok kültürlü, çok dilli insan toplulukları, içinde yaşadıkları doğal çevrede kendi aralarında ve diğer canlılarla bir denge içinde yaşayabilmişlerdir. Ancak bu denge, yapay bir şekilde çizilen sınırlar yoluyla ve aslında zalim bir şiddet biçimi olan uluslaştırma politikaları nedeniyle bozulmuştur. Bu gerçek, sorunun çözümünde yol gösterici olmalıdır.
Milliyetçiliğin yarattığı sorunlar yeni sınırlar yaratılarak, ya da sınırlar belirginleştirerek çözülemez. Biz, sınırların olmadığı bir dünya özleminden vazgeçmiyoruz. Etnik kimliklerin yok sayılmasının kuşkusuz karşısındayız. Etnik grupların eğitim, yayın, dilini ve kültürünü geliştirme gibi temel hakları anayasal güvence altına alınmalıdır. Ancak etnik kimliğin toplumların oluşmasında birincil etken olarak tarif edilmesinin bizi götüreceği yerin yine milliyetçilik olacağını düşünüyoruz. Milliyetçilik ise yine daha fazla şiddet yaratarak sorunun çözümüne engel olacak ve bu kısır döngü sürüp gidecektir.
Biz, bu topraklarda yaşayan hiç kimsenin “ev sahibi” ya da “misafir” olmadığı, herkesin aynı evi paylaşan eşit insanlar ve halklar olarak, eşit haklara sahip olduğu bir ülkede yaşamak istiyoruz.

2- Derin devlet tasfiye edilmeli, JİTEM mahkûm edilmelidir

Türkiye’nin demokratikleşmesinin önündeki en önemli engel Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük ve çözüme engel olan şiddet ortamıdır. Bu şiddet ortamını hem yaratan, hem de onun varlığından beslenen derin devletin ve onunla ilişkili JİTEM gibi yapılanmaların ortaya çıkarılmasının ve hem kamu vicdanında hem de mahkemelerde mahkûm edilmesinin çözüme ciddi katkı sağlayacağına inanıyoruz.
Bu kuşkusuz kolay bir süreç değil. Bu ülkenin insanları demokrasinin bütün kurallarıyla işlediği bir toplumda yaşamanın nasıl bir şey olduğunu ne yazık ki bilmiyor. Demokrasiyi yaşayarak, mücadele vererek ve gerekirse yanlışlar yaparak öğrenmekten başka şansımız da yok. Ancak aynı hataları on yıllar boyunca tekrarlayıp duramayız. Artık yapılan yanlışlardan ders çıkarmak zorundayız. İşkence, yargısız infazlar, ölüm kuyuları, toplu mezarlar, insanların zorla göç ettirilmesi, köylerin yakılması, Kürtçe konuşmanın yasaklanması, bir halkın diliyle ve kültürüyle birlikte yok sayılması, dışlanması, düşmanlaştırılması, ötekileştirilmesi… Bu korkunç yanlışlarda ısrar ederek yeni acılara zemin hazırlamak, ancak savaştan ve çözümsüzlükten nemalanan küçük bir azınlığın çıkarına olabilir.
Anlamsız korkularla ve milliyetçi klişelerle çözümün önünü ısrarla tıkamak isteyenler ve barış ortamından ödü kopanlar bu azınlığın çıkarlarına hizmet etmektedir. Kürt halkının ve Türkiye’de yaşayan insanların büyük çoğunluğu barışı, insan haklarını ve demokrasiyi özlemektedir ve çözüme hiçbir zaman olmadığı kadar hazırdır.
Türkiye geçmişiyle hesaplaşmalı
Kürt sorununun çözümü için atılması gereken en önemli adımlardan biri, yanlışlarla dolu bu geçmişle hesaplaşmak ve bir daha o günlere dönülmeyeceği güvenini bütün topluma vermektir. Daha önce Susurluk ve Şemdinli süreçleri başta olmak üzere defalarca kaçırılan bu fırsat, Ergenekon davası ile bir kez daha önümüzdedir. Ergenekon davasının en önemli sonuçlarından biri Fırat’ın doğusuna kararlılıkla geçilerek bölgede yaşanan JİTEM faaliyetlerinin ve yargısız infazların aydınlatılması ve toplu mezarların ortaya çıkarılması olmalıdır. Hükümet JİTEM’in ve bütün versiyonlarının tamamen tasfiye edildiğini açıklamalı, sadece işlenen cinayetlerin tek tek çözülmesini kolaylaştırmakla kalmamalı, yaşanan bütün bu kirli geçmişi bir bütün olarak mahkûm etmelidir.
Derin devletin tasfiyesi Kürt sorununun çözümüne ve Türkiye’nin demokratikleşmesine kaçınılmaz biçimde ve aynı anda hizmet edecektir.

3- Seçim yasası demokratikleştirilmeli, yerel yönetimler güçlendirilmelidir

Kürt sorununun çözümsüzlüğünün arkasında yatan nedenlerden biri de Türkiye’nin idari yapılanmasının ileri derecede merkezi ve demokratik katılıma kapalı olmasıdır. Türkiye’de halk Meclis’teki temsilcilerini ve yerel yöneticilerini özgür ve kısıtsız bir şekilde seçemiyor. Anayasa, siyasi partiler ve seçim yasalarındaki 12 Eylül ürünü antidemokratik hükümler siyaseti halkın kendini yönetmesinin bir aracı olmaktan çıkarıp, parayla ve güçle yapılan, insanların yozlaşmayla, rantla ve kirlilikle birlikte andığı profesyonel bir mesleğe dönüştürüyor. Seçim yasasındaki yüzde 10 barajı temsilde adaleti ciddi biçimde engelliyor.
Öte yandan yerel yönetimler giderek yerelden kopuyor. Merkezileşme, merkezden yönetimin güçlendirilmesi ve belediye hizmetlerinin kamu hizmeti olmaktan çıkarılıp kâr amacı güden hizmetlere çevrilmesiyle yerel halkın kararlara nüfuz edemeyeceği biçim ve ölçekler yaratılıyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğe sürüklenmesinde, halkın kendi kendini yönetebileceği ölçeklerin ortadan kaldırılmasının ve yerel yapıların zayıflatılmasının da payı vardır. Yerel yönetimlerin yerelleşmesi ve merkezi etkinin azalması etnik sorunların katmerleşmesini engeller.
Yerinden yönetim ilkesi uygulanmalıdır
Yerinden yönetim ilkesi, Türkiye’nin çekince koyduğu Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’nın da en önemli kavramlardan biri olarak, seçilenlerin seçenlerle yakınlaşmasını hedefler ve hizmetlerin merkezi hükümetlerden yerel yönetimlere kaydırılmasını öngörür. Türkiye Avrupa Yerel Yönetimler Şartı’na koyduğu çekinceyi kaldırmalı, yerinden yönetimi hayata geçirmelidir. Ayrıca siyasi partiler yasası demokratikleştirilmeli, yüzde 10 seçim barajı kaldırılmalıdır. Bu, hem Kürt halkının demokratik temsilcilerini Meclis’e göndermesini sağlayacak, böylece bölgenin merkezi hükümete olan etki gücü artacak, hem de günlük yaşamını yakından ilgilendiren yaşamsal konularda yerel yönetimler yoluyla halkın kendi kendisini yönetmesi sağlanacaktır.
Ayrıca doğrudan demokrasi anlayışının geliştirilmesi ve yerel inisiyatiflerin etkin kılınması da demokrasiye ve sorunun çözümüne önemli katkıda bulunacaktır. Kürt kimliğinin tanınmasıyla ilgili en önemli tartışmalar olan anadil hakkı ve Kürt kültürünün kendini geliştirebileceği ortamın sağlanması da bu yerelleşme bağlamında ele alınabilir. Kürt dilinin öğretilmesi, Kürtçe yayın ve akademik çalışmalar, devlet denetiminde ve korkunun yönettiği bir atmosferde değil, insanların yaşadığı yerde, halkın kendi isteği ve iradesiyle yürütülmelidir.

4- Ekolojik yıkım durdurulmalı, bölgede savaşın doğaya verdiği zararlar onarılmalıdır

Bölgede yirmi beş yıldır süren savaş, gerginlik ve çatışma ortamı sadece on binlerce insanın ölümüne, insanların yerlerinden yurtlarından edilmelerine ve ailelerin parçalanmasına neden olmadı, aynı zamanda doğa üzerinde yıkıcı ve silinmez izler bıraktı. İnsanların yaşadığı ve geçimini sağladığı topraklarda, köylerde, yaylalarda, dağlarda ve vadilerde silahlar tarafından açılan yaralar kapanmış değil. Araziler hala mayınlı. Yanan ve yakılan ormanlar canlandırılmış değil. Savaşın ekosisteme verdiği zarar, ancak bu tehlikeli müdahaleyi durdurmakla, doğanın işleyişine saygı göstermekle ve onarım için doğrudan inisiyatif almakla mümkün.
Bu nedenle Kürt sorununun çözümünün ve yaratılacak barış ortamının aynı zamanda savaşın yarattığı ekolojik yıkımı durdurmak anlamına da geleceği unutulmamalıdır. Çözüm paketlerinde sadece siyasete değil, yeşil bir yaklaşımla örülecek yaşam politikalarına da yer verilmelidir.
Baraj projeleri ekolojik değildir ve barışa da hizmet etmez.
Öncelikle savaş ve çatışmaların neden olduğu “ekolojik yıkımın bilançosu” bağımsız uzmanlar tarafından çıkarılmalıdır. Ardından sıra onarım için gerekli adımların atılmasına gelecektir. Halkın uzaklaşmak zorunda kaldığı köylerine geri dönmesi, hayvancılığın, tarımın ve diğer geleneksel geçim yollarının canlandırılması, mayınlı toprakların temizlenmesi, temizlenen toprakların ekolojik tarıma açılması, ekosisteme uygun ağaçlandırma çalışmalarıyla ormanların yeniden canlandırılması, sulak alanların rehabilite edilmesi gibi çalışmalar Kürt sorununun kalıcı bir biçimde çözülmesine katkıda bulunacağı gibi geçmişin hüzünlü anılarını da silecektir.
Savaşın ekolojik zararları ne yazık ki yanlış enerji yatırımlarıyla da artırılmaktadır. İnsanları göçe zorlayan, kültürleri yok eden, doğayı tahrip eden büyük baraj projeleri ekolojik değildir ve barışa da hizmet etmez. Munzur vadisinde yapılmak istenen barajlar ve Hasankeyf antik kentini ortadan kaldıracak olan Ilısu barajı bölge halkı tarafından istenmemekte, haklı olarak protesto edilmektedir. Üstelik bazı çevreler tarafından yanlış bir mantıkla güvenlik gibi gerekçelere de dayandırılan, başta Munzur ve Ilısu barajları olmak üzere bu yanlış enerji ve sanayi yatırımlarından vazgeçilmeli, bölge halkının ekonomik ve sosyal yaşamına katkıda bulunacak ekolojik yatırımlara ağırlık verilmelidir. Bu yatırımlar bölge halkı tarafından yerel ölçekte ve kamusal bir anlayışla planlanmalı ve uygulanmalıdır.

III- HIZLI VE SOMUT ADIMLAR
Kürt sorununda artık sadece genel ilkelerle yol alınabilecek günler geride kaldı. Bugün net ve somut adımlar atılması, sorunun gerçekten çözülmesi için ele geçen bu son fırsatın harcanmaması için gereklidir. Bu nedenle bütün taraflar sorumlu davranmalı, uygulanabilecek, somut ve işe yarar çözüm önerileriyle ortaya çıkmalıdır.
Bu noktada biz de Yeşiller olarak şiddetsiz ve demokratik bir çözüm için olmazsa olmaz olduğunu düşündüğümüz somut adımları anmak istiyoruz.
—    Kürt sorununun çözümünde asıl muhatap Kürt halkıdır. Sorunun çözümünde Kürt halkının meşru ve seçilmiş temsilcilerinin, yani bölge milletvekillerinin ve belediye başkanlarının görüşleri öncelikli olmalı, ayrıca bölgedeki meslek odaları, sendikalar, siyasi partiler ve sivil toplum örgütleri yoluyla halkın geniş ve etkin bir şekilde sürece katılması sağlanmalıdır.
—    Şiddet ortamının bitirilmesi daha fazla silahlanarak ve silahlar elde tutularak başarılamaz. PKK en kısa zamanda silahlı mücadeleyi reddettiğini ve silahları tamamen bıraktığını açıklamalı, bunun için gerekli ortam devlet tarafından sağlanmalıdır. Aynı anda güvenlik güçleri de silahlı operasyonları durdurmalı, bölgedeki asker sayısı ve yoğunluğu barış durumunda olması gereken miktara düşürülmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalıdır.
—    Yasalar Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları sözleşmesi ile tam uyumlu hale getirilerek taş attıkları gerekçesiyle hapse atılan Kürt çocukları serbest bırakılmalıdır. 
—    Mayınlar en kısa zamanda temizlenmeli, temizlenen alanlar bölge insanına eşit olarak paylaştırılarak buralarda organik tarım yapılması teşvik edilmeli, yanan ormanlık alanlar ağaçlandırılmalı, savaşın neden olduğu ekolojik yıkımın onarılması için kapsamlı ve somut bir plan en kısa zamanda uygulamaya konmalıdır.
—    Boşaltılan köy ve mezralara geri dönüş sağlanmalı, değiştirilen Kürtçe yer isimleri geri verilmeli, bu yerlerdeki eğitim ve sağlık kuruluşları tekrar oluşturulmalı, yaylacılık, hayvancılık, tarım ve diğer ekonomik faaliyetlerin tekrar başlaması için devlet desteği sağlanmalıdır.
—    Kürtçe eğitim, akademik çalışma ve yayın hakkının önündeki son engeller de kaldırılmalıdır.

IV- SONUÇ
Türkiye’de Yeşiller, doksanlı yıllarda başlatılan “Barış Ağacı” kampanyasından bu yana Kürt sorununda hep barış, şiddetsizlik ve çeşitlilik içinde birlikte yaşama çağrısı yaptılar.
Son yıllarda da Yeşiller Partisi olarak;
—    “Kürt sorununda şiddetsiz çözüm toplantıları” düzenleyerek,
—    Munzur vadisini koruma girişimlerine katılarak,
—    Hasankeyf’i yok edecek olan Ilısu barajının karşı yapılan çalışmalara katkı sunarak,
—    Barış Meclisi’nin çalışmalarını destekleyerek,
—    Bölgede güvenlik güçleri tarafından çıkartıldığı söylenen orman yangınlarına ve insan hakları ihlallerine karşı sesimizi yükselterek,
sorunun demokratik çerçevede çözülmesi ve silahların susması için taraf olduk.
Çözüm umudunun yeşermeye başladığı bugünlerde de üyelerimiz ve örgütlerimizle, barıştan ve şiddetsiz çözümden yana çevrelerle birlikte davranacağız.

Özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir Anayasa
Türkiye’nin önündeki en önemli tıkanıklık, siyasal zemini hala 12 Eylül ürünü, toplumsal uzlaşmaya dayanmayan, anti-demokratik bir Anayasa’nın oluşturmasıdır. 1982 Anayasası defalarca değişikliğe uğrasa da, mantık ve yaklaşım olarak askeri rejim ürünüdür ve Kürt sorununu çözümsüzlüğe sürükleyen olayları başlatan ve 1982 Anayasası’nı dayatıp Türkiye’nin geleceğini tıkayan aynı çağdışı militarist zihniyettir.
Türkiye’nin demokrasinin önünü açacak, özgürlükçü, sosyal ve ekolojik bir Anayasa’ya kavuşması en önemli önceliğidir. Halkın tüm kesimlerinin etkin katılımıyla yazılacak yeni Anayasa, çok kültürlülüğü, anayasal vatandaşlığı, yerinden yönetimi, şeffaf ve denetlenebilir bir idari yapılanmayı ve adil temsili garanti altına alarak Kürt sorununun çözümünde de kalıcı bir adım oluşturmalıdır.
Düşünce ve ifade özgürlüğü sorunun çözümünde olmazsa olmaz bileşendir. Türkiye sansürler ülkesi olmaktan çıkarılmalı, kelimelerden ve fikirlerden korkulmamalı, herkese çözüm yolunda özgürce sözünü söyleme, düşüncesini açıklama, tartışmalara katılma olanağı sağlanmalıdır.

Avrupa Birliği perspektifi korunmalı
Avrupa Birliği süreci, Türkiye’de egemen olan milliyetçi ve militarist yapıların gücünü azaltması, askeri vesayetin zayıflatılması, demokrasi ve insan haklarında geri alınması güç kazanımlar sağlanması nedeniyle bile son derece değerlidir. Türkiye’nin Avrupa perspektifini koruması, bu çerçevede Kürt sorununun çözümü için de önem taşımaktadır.

Türkiye ne kadar uzamış, ne kadar kangrenleşmiş olursa olsun geleceğini karartan, önünü tıkayan bu en önemli sorununu çözebilir. Üstelik yarın da değil, hemen bugün çözebilir.
Yeter ki bu toprağın insanlarına kulak verilsin. Yeter ki bu ülkenin insanlarının barış içinde bir arada yaşama talebi ciddiye alınsın.
Ve yeter ki Yaşar Kemal'e kulak verilsin. Onun sesi bu ülkenin vicdan çığlığıdır.
İster 'yol haritası' olsun, ister 'Kürt açılımı', acıyı dindirecek, kardeş kavgasını durduracak adımları atmak için ayak sürümeye son verilmesini istiyoruz.
Toplumun her kesimine çağrı yapıyoruz.
Kürt sorunu artık bir vicdan ve insanlık sorunudur.
Herkes elini taşın altına koymak zorundadır.


Yeşiller Partisi
7 Ağustos 2009